İş Görüşmeleri Hakkında

#1

Hiç olmadığı kadar korkunç bir dönemden geçerken, çalışanı, yeni mezunu veya işsiz bırakılmışı farketmeksizin binlerce insan her bakımdan son derece huzursuzken, hassasiyet gösterilmesi gereken bir hususu dile getirmek istiyorum.
Bir iş görüşmesi, çağrılan kişinin bütün hayatını şekillendirecek düzeyde önemli bir toplantıdır. Sanırım Türkiye kadar laçka, yüzeysel, onur kırıcı ve can yakıcı seyrettiği başka bir yer de yoktur.
Görüşmeye çağrılan insanlar başka şehirden geliyorsa yolu karşılamayan, hem görüşmeye çağıran hem de görüşmede ilandaki kriterlere uymuyorsunuz diyen, görüşme günü müdürün işi çıktı yarın gelin diyerek insanları tanımadığı kentlerde zor durumda bırakan, görüşmede sorduğu abuk sabuk sorularla kişilik testi yaptığını zannedip insanları duyarsızca rencide eden binlerce yer türedi.
Böylesine hayati bir konuyu bu kadar ciddiyetsiz ve profesyonellikten uzak, hiçbir etik değere dayanmadan çalışmak gelenek oldu. İnsana saygı, mesleğe saygı, bilime saygı yerlerde sürünüyor.
Bu atmosferden, bu iklimden sağlıklı bir çalışma hayatı beklemek, yanlış insanların cenderesine düşen doğru insanların hak ettiği yere gelmesini ummak olanaklı değil.
Herkesi etik, insani ve mesleki değerlere sahip çıkmaya çağırıyorum.

3 Likes
#2

bu tip işyerlerinde çalışmamayı tercih etsek nasıl olur acaba :thinking: olabilir mi yani, merak ediyorum. İşsizlikten kırılırken bir işi “prensipler” sebebiyle reddedebilir miyiz mesela?

İşe alım süreçleri laçka olan şirketin çalışma biçimi de, işten çıkarma süreci de laçkadır diye bir tespite varmak yanlış olmaz sanıyorum. Kafamda bi takım sorular… neyse

#3

Ben buna benzer bir süreçteyim aslında.
Temel çelişkiyi şöyle koyuyorum: çalışmak, kavramsal olarak aidiyet hissi duyduğun bir olgu olmalı. Aksi durumda burada da çok tartışılan ‘mutlu işsizlik mi, mutsuz çalışmak mı’ ikileminin her iki tarafında da son derece yakıcı, bunaltıcı ve stresli bir süreç geçiriyor insan. Yani işsizken ‘kendine uyan bir iş için parasız kalmak’ ile ‘ilk bulduğu işe atlamak’ ikilemini doğuruyor bu. İkincisini seçtiren şey, yani buna mecbur bırakan ekonomik kriz, başladığın yeni işte aynı paradoksu doğuruyor. Bu samanyolu galaksisinin merkezine varana kadar dönüyor, bir yerde vaktin kalmıyor, ya geliyorsun 40 yaşına, kaçırdığın koca bir ‘sen’ hareket çekiyor karşında, ya da geliyorsun 50 yaşına, kaçırdığın ‘sen’ çoktan terk etmiş oluyor seni, başka biri olarak ölüyorsun.

Bu ‘sazan sarmalını’ (filme gittim, Erdal Tosun göndermesi çok şıktı) aşmanın yöntemini ben kendimce şöyle buldum: şu anda 34 yaşındayım, mezuniyetten beri istemediğim işlerde yıllar geçirip hem kendimi hasta ettim, hem de buhranlı bir adama dönüştüm. Kendimi tanıyamaz oldum. Kendime de kendim lazımım herkesten önce, o zaman istediğim hayat için savaşmalıyım, hiçbir şey için geç değil.

İlke bu. Yöntem ise şu: iş arıyorsun. Aradığın işe sen kriterler koyuyorsun. Koyduğun kriterler yüzünden işsiz kalıyorsun. Sonra vardığın sonuç ‘kriterleri azaltayım’ olursa yukarıdaki sazan sarmalına düşüyorsun yeniden. Yani meselenin peak noktası burası. Eğer koyduğun kriterler yüzünden iş bulamıyorsan, buradan çıkarman gereken sonuç ‘ben bu işler için uygun değilim’ olmalı ve gerekirse başka bir mesleğe yönelmelisin. Dünyaya bir kez geliyoruz, yaşamak mucizevi bir şey, bir sürü şiir var bir kere üzerine, ispat olarak.

Ben artık radikal davranıyorum. Yani sisteme ve krize göre radikal olan, çevremdekilerin benimle alay ettiği, ‘oğlum git işine gücüne bak, paranı kazan’ modunda saçmalayıp bana moral verdiğini sandığı, temel gerçekliğime döndüm. Ben buyum, eleştirmekte serbestsiniz, fakat yargılamaya kalkarsanız ağız burun girerim, deme cesaretini gösterdiğiniz anda kendinizi gerçekleştirmiş oluyorsunuz.

Başka türlüsü de yaşamak değil zaten.